Edo dönemi Japonya’sında, bir evde sabah erken başlardı. Baba sessizce kalkar, bahçeye çıkar, ata ruhlarına saygı duruşu yapardı. Annesi uyanan çocuğu kucağına alır, usulca emzirirdi. Henüz yedi yaşını doldurmamış bu çocuk, ailenin küçük tanrısıydı. Ama birkaç yıl sonra her şey değişecekti. Yedi yaşına bastığında ona “artık büyüksün” denilecek, omuzlarına sorumluluklar yüklenecekti. Çünkü Japon toplumunda aile, sadece bir kan bağı değildi. “İe” denilen bir sistemdi bu. Nesiller gelir geçer, ama ev kalırdı. İsim, mülkiyet, meslek, onur… Hepsi bu “eve” aitti. Ve herkes bu evin devamı için kendine düşeni bilirdi. Bu yazıda, Japon geleneksel aile yapısını, disiplin anlayışını, rolleri ve günlük yaşamı keşfedeceğiz.
İe Nedir? Ailenin Ötesinde Bir Sistem
Japon kültüründe “aile” dendiğinde akla gelen kavram, modern anlamda anne-baba-çocuk üçlüsünden çok daha geniş ve kurumsal bir yapıydı. Bu yapının adı “İe”ydi ve Japonca’da hem evi hem de aile kurumunu ifade ediyordu. İe, sadece o anda yaşayan insanlardan ibaret değildi. Geçmiş nesillerin ruhları, gelecek nesillerin sorumluluğu ve şimdiki neslin taşıdığı miras… Hepsi bu kavramın içindeydi.
İe sisteminde en önemli unsur, sürekliliktir. Bir aile soy ağacı değil, kurumsal bir varlıktı. Bu nedenle kan bağı mutlak değildi. Eğer ailenin erkek çocuğu yoksa ya da var olan çocuk yetersiz görülürse, dışarıdan bir erkek evlat edinilebilirdi. Bu kişi aileye katıldığında soyadını değiştirir, İe’nin bir parçası olurdu. Hatta bazı durumlarda, yetenekli bir çırak, ailenin kızıyla evlendirilerek İe’nin başına geçirilebilirdi.
İe’nin başı genellikle “chonan” yani ilk erkek çocuktu. O, mülkiyetin, işin ve soyadının tek mirasçısıydı. Diğer erkek kardeşler ya başka bir İe’ye evlatlık gönderilir ya da kendi yollarını çizerlerdi. Kız çocukları ise evlendiklerinde kocalarının İe’sine geçerlerdi. Bu sistem, mülkiyetin bölünmesini engelliyor, ailenin ekonomik gücünü koruyordu. Ama aynı zamanda ilk oğlan olmayan çocuklar için bir tür ikincillik anlamına geliyordu.
İe, fiziksel olarak da bir yapıyı temsil ediyordu. Geleneksel Japon evleri, ahşap ve kağıttan yapılmış, kayar kapılı ve açık planlı yapılardı. Bu evlerin merkezinde “tokonoma” denilen, ata ruhlarına ayrılmış bir alan bulunurdu. Burada aile büyüklerinin resimleri, çay takımları veya değerli eşyalar sergilenirdi. Her sabah bu alanın önünde saygı duruşu yapılır, atalardan bereket dilenirdi.
Roller ve Sorumluluklar
Japon geleneksel ailesinde roller son derece net ve hiyerarşikti. Herkes ne yapacağını bilirdi ve bu düzen sorgulanmazdı. Ama bu katılık, aynı zamanda bir güvenlik duygusu da yaratıyordu. Herkes yerini bildiği için kaos yoktu.
Baba, İe’nin başıydı. Otorite onun elindeydi. Mülkiyeti o yönetir, büyük kararları o verirdi. Ama babalar, günlük hayatta çocuklarla fazla iç içe olmazlardı. Özellikle samurai sınıfında babalar mesafeli ve heybetli bir figürdü. Köylü ailelerinde ise baba, tarlada çalışır, akşam eve gelir, yemeğini yer ve dinlenirdi. Çocukların eğitimi, disiplini büyük oranda annenin sorumluluğundaydı. Baba, daha çok gözlemci ve onaylayıcıydı. Ama söz konusu ailevi onur ya da İe’nin geleceği olduğunda, baba mutlak karar merciydi.
Anne, Japon ailesinin duygusal ve pratik merkeziydi. Çocuklarla en çok vakit geçiren, onları besleyen, giydiren, ilk eğitimini veren oydu. Japon kültüründe “amae” kavramı vardır; bu, çocuğun anneye duygusal bağımlılığını, güven içinde sığınmasını ifade eder. Yedi yaşına kadar çocuklar bu bağımlılığı yaşar, anne de ona alan tanırdı. Ama aynı anne, yedi yaş sonrasında disiplinin uygulayıcısı olurdu. Çocuğa “artık büyüdün, sorumluluk zamanı” mesajını veren oydu. Ama şiddet kullanmak yerine, utandırma ve sessizlik yöntemlerini tercih ederdi. “Ailemizi utandırdın” cümlesi, fiziksel cezadan daha ağır bir yüktü çocuğun omuzlarında.
Çocuklar, Japon ailesinde iki farklı dönem yaşardı. Yedi yaşına kadar “tanrı” muamelesi görürlerdi. Bu dönemde çok fazla kısıtlama yoktu, sevgi boldu, bağımlılık doğaldı. Ama yedi yaş bir dönüm noktasıydı. “Shichi-go-san” denilen bir ritüelle çocuk artık toplumun bir üyesi olarak kabul edilirdi. Bu yaştan sonra ona “gaman” yani dayanma, sabrı öğretilmeye başlanırdı. Duygularını kontrol etmesi, ağlamaması, şikayet etmemesi beklenirdi. İlk oğlan çocuğu özel bir konumdaydı çünkü o, gelecekte İe’nin başı olacaktı. Diğer çocuklar da rollerini bilirdi; kız çocukları ev işlerini öğrenir, ikinci oğlan ya esnaf olur ya da başka bir aileye giderdi.
Yaşlılar, Japon ailesinde hâlâ aktif ve değerli üyelerdi. Emekli olmak, pasifleşmek anlamına gelmezdi. Büyükanne ve büyükbaba, torunlarla ilgilenirdi, bilgilerini aktarırdı. Özellikle büyükanneler, çocukların ahlaki eğitiminde önemli rol oynardı. Onlar hikaye anlatır, eski zamanları aktarır, aile geleneğini canlı tutardı. Yaşlı bir ebeveyn hasta olduğunda, onu evden göndermek düşünülemezdi; en büyük oğlun görevi, anne-babasına bakmaktı. Bu, “ko” yani “çocukluk borcu” kavramıyla açıklanırdı. Anne-baba sana hayat vermişti, şimdi sen onlara bakmak zorundasın.
Çocuk Yetiştirme ve Eğitim
Japon geleneksel ailesinde çocuk yetiştirme, çok belirgin evrelere ayrılmış bir süreçti. Her evrenin kendine özgü kuralları, beklentileri ve yöntemleri vardı. Bu sistem, çocuğu topluma entegre etmeyi amaçlıyordu ve bireysel farklılıklardan çok, toplumsal uyumu öne çıkarıyordu.
Bebek doğduğunda, ilk yıllarda anneyle sürekli temas halindeydi. Japon anneler bebeklerini çok taşırdı, sırtlarında ya da göğüslerinde bağlı tutarlardı. Emzirme uzun sürerdi, bazı çocuklar üç yaşına kadar emzilebilirdi. Bu dönemde bebek ağladığında hemen yanıt verilir, ihtiyaçları anında karşılanırdı. Çünkü bu, “amae” dönemi, yani güven inşa etme dönemi. Çocuk, annenin her zaman orada olduğunu hissederdi.
Yedi yaşına kadar çocuklar nispeten özgürdü. Oyun oynayabilir, etrafı keşfedebilirlerdi. Ama bu özgürlük, Kızılderili modelindeki gibi doğada sınırsız koşmak değildi. Daha çok, ev içinde ya da mahallede kontrollü bir serbestlikti. Çocuklar sokaklarda birlikte oynar, ama her zaman yetişkin gözetiminde olurdu. Bu yaşlarda fiziksel ceza nadirdi ama çocuğa davranışlarının sonuçları gösterilirdi. Mesela bir çocuk başkasının oyuncağını alırsa, annesi onu utandırırdı, diğer çocuklardan özür diletirdi.
Yedi yaş sonrası, eğitim ciddileşirdi. Köylerde ve şehirlerde “terakoya” adı verilen okullara gidilirdi. Bu okullar, tapınak ya da özel evlerde açılır, okuma-yazma-matematik ve ahlak öğretilirdi. Eğitim tarzı otoriterdi ama disiplin, dayaktan çok tekrarla ve ezberle sağlanırdı. Çocuklar metinleri yüksek sesle okur, defterine defalarca yazar, ezberlerdi. Öğretmen mesafeliydi, saygı duyulan bir figürdü. Hata yapan çocuk, sınıfın önünde utandırılabilirdi ama dövülmezdi.
Erkek çocukları, belli bir yaştan sonra usta-çırak sistemine dahil olurdu. Eğer ailesi esnafsa, çocuk babasının ya da bir ustanın yanında çalışmaya başlardı. Bu süreç, sadece meslek öğrenimi değildi. Usta, çırağa hem beceriyi hem ahlakı hem de toplumsal kuralları öğretirdi. “Oyabun-kobun” ilişkisi denen bu bağ, bir tür ikincil baba-oğul ilişkisiydi. Çırak, ustasına mutlak saygı gösterir, sorgusuz itaat ederdi. Karşılığında usta onu korur, besler, gelecekte iş kurarken desteklerdi.
Kız çocukları için eğitim farklıydı. Onlar okula gitseler bile, asıl eğitimleri evde gerçekleşirdi. Annesinden yemek pişirmeyi, dikiş dikmeyi, ev düzenini öğrenirlerdi. Ayrıca “kadınca” sanatlar öğretilirdi: çay töreni, çiçek düzenleme (ikebana), müzik aleti çalma. Bu beceriler, kız çocuğunun evlenirken “değerini” artırırdı. Çünkü iyi bir eş olmak demek, sadece iyi bir anne olmak değil, kocasının İe’sine uyum sağlamak, toplumsal normlara uymak demekti.
Disiplin yöntemi olarak “sekentei” yani utanç çok güçlü bir araçtı. Bir çocuk yanlış bir şey yaptığında, sadece kendisi değil ailesi de utanırdı. “Ailemizi mahvettin” ifadesi, çocuk için taşınması çok ağır bir yüktü. Bu nedenle çocuklar, davranışlarının sadece kendilerini değil, tüm İe’yi etkilediğinin farkında büyürlerdi. Suç işleme oranlarının düşük olmasının tarihsel kökenlerinden biri de budur: birey yalnız değildir, ailesiyle bir bütündür.
Günlük Hayat ve Ritüeller
Japon geleneksel ailesinde günlük hayat, ritüellerle şekillenmiş bir düzen içinde akardı. Her hareketin bir anlamı, her anın bir kuralı vardı. Bu ritüeller, sadece geleneği sürdürmek için değil, toplumsal düzeni korumak ve aile bağlarını güçlendirmek için de önemliydi.
Sabah, sessiz bir uyanışla başlardı. İlk uyanan çoğunlukla evin en yaşlı üyesiydi. O kalkar, tokonoma’nın önünde atalara saygı duruşu yapardı. Ardından baba uyanır, bahçeye çıkardı. Japon evlerinin bahçeleri küçük ama özenli düzenlenmişti; her taş, her bitki bir anlam taşırdı. Bu sabah sessizliği, gün boyunca yaşanacak yoğunluğun öncesinde bir nefes alma anıydı.
Yemek kültürü, Japon ailesinin en katı ritüellerinden biriydi. Sofrada oturuş düzeni belliydi: baba başköşede, anne onun yanında, çocuklar yaşlarına göre sıralanırdı. Küçük bir masa etrafında dizlerin üzerinde oturulurdu. Yemek servisi de bir düzene sahipti. Pirinç kasesi, miso çorbası, turşu ve ana yemek belli pozisyonlarda dururdu. Yemeğe başlamadan önce “itadakimasu” denilirdi, bu “alıyorum, kabul ediyorum” anlamına gelir ve doğaya, yiyeceği hazırlayanlara teşekkür ifadesidir. Yemek yerken konuşmak normaldir ama yüksek sesle gülmek, hızlı yemek, sofrayı terk etmek kurallara aykırıydı. Yemek bittiğinde “gochisosama deshita” denilir, bu da “ziyafet için teşekkürler” anlamındadır.
Banyo, sadece temizlik değil, arınma ve dinlenme ritüeliydi. Geleneksel Japon evlerinde “ofuro” adı verilen tahta küvetler vardı. Ama buraya girmeden önce vücudunuz yıkanmalıydı. Önce sabunla durulanır, ardından küvetin sıcak suyuna girilirdi. Banyo sırası katıydı: önce baba, ardından çocuklar, en son anne. Çünkü anne, herkesin banyosunu hazırlayan, suyu ısıtan kişiydi. Banyo anı, özellikle kış aylarında, aile içi sohbetlerin yapıldığı nadir zamanlardan biriydi. Baba oğluyla, büyükanne torunuyla banyo yapabilirdi.
Dil kullanımı da günlük hayatın ritüelleşmiş bir parçasıydı. Japonca’da “keigo” denen saygı dilleri vardır. Çocuk, büyüğüne farklı, eşite farklı, küçüğüne farklı konuşur. Anne-babaya hitap ederken “o-tosan” (baba) ve “o-kasan” (anne) gibi saygılı ifadeler kullanılırdı. Çocukların büyüklerine adlarıyla hitap etmeleri düşünülemezdi. Bu dil farkı, toplumsal hiyerarşiyi her an hatırlatırdı.
Mevsimsel festivaller de aile hayatının önemli duraklarıydı. Yılbaşı (Shogatsu), çiçek açma zamanı (Hanami), ölüleri anma günü (Obon) gibi dönemlerde aileler bir araya gelir, özel yemekler pişirilir, tapınaklara gidilirdi. Bu festivaller, sadece eğlence değil, aile bağlarını tazeleme ve geleneği aktarma fırsatıydı. Örneğin Obon zamanında, ata ruhlarının eve döndüğüne inanılır, onlar için yemekler hazırlanır, mezarlar ziyaret edilirdi. Çocuklar bu ritüellerde aktif rol alır, böylece aile hafızası canlı tutulurdu.
Sağlık ve Beslenme
Japon geleneksel ailesinde sağlık, sadece hastalığın yokluğu değil, denge ve uyum olarak görülürdü. Beden, zihin ve ruhun uyumlu olması gerekirdi. Bu anlayış, beslenme alışkanlıklarından şifa yöntemlerine kadar her alanda kendini gösterirdi.
Beslenme tamamen pirinç merkezliydi. Pirinç, hem temel besin hem de değer ölçütüydü. Zenginlik “ne kadar pirinç üretirsin” ile ölçülürdü. Günlük öğünler, pirinç, miso çorbası (soya fasulyesi çorbası), turşu ve balıktan oluşurdu. Et tüketimi Budizm etkisiyle sınırlıydı, özellikle Edo döneminde büyük hayvanların eti yenmezdi. Bunun yerine deniz ürünleri, tofu, sebze ve yabani otlar tüketilirdi. Yemekler mevsimseldi ve taze olmalıydı. Saklamak yerine günlük olarak tüketilirdi.
“Hara hachi bu” denilen bir kural vardı: midenizin yüzde seksenini doldur, fazlasını bırak. Bu, aşırıya kaçmamayı, karnını tokmuş gibi değil, doymadan kalkmayı öğütlerdi. Uzun ömür ve sağlıklı yaşamın sırlarından biri buydu. Çocuklara da küçük yaştan bu alışkanlık öğretilirdi. Yemek yerken hızlı olmak, aç gözlülük etmek ayıp sayılırdı.
Hastalık durumunda “kampo” denilen geleneksel Çin tıbbından esinlenen bir sistem uygulanırdı. Bitkisel ilaçlar, akupunktur, masaj gibi yöntemler kullanılırdı. Her ailede, temel bitkisel şifa bilgisi olan biri bulunurdu. Soğuk algınlığında yeşil çay, karın ağrısında zencefil, ateşte mint gibi bitkiler kullanılırdı. Ama ciddi hastalıklarda “isha” denilen doktorlara başvurulurdu. Özellikle samurai sınıfının kendi doktorları vardı.
Doğum süreci, kadınların deneyimine bağlıydı. Hamile kadın doğuma kadar normal işlerine devam ederdi. Doğum anı geldiğinde, deneyimli bir ebe çağrılır, annenin yanında olurdu. Doğum genellikle çömelme veya diz üstü pozisyonunda gerçekleşirdi. Bebek doğduktan sonra göbek bağı kesilir, temizlenir, anneye verilirdi. İlk birkaç hafta anne ve bebek izole edilir, dinlenmeye teşvik edilirdi. Bu süre “satogaeri bunben” denilir ve anne kendi ailesinin yanına gidebilirdi.
Yaşlılık ve ölüm, doğal süreçlerin parçası olarak kabul edilirdi. Yaşlanan bir kişi, ailesinin yanında, evde bakılırdı. Ölüm yaklaştığında, aile üyeleri yanında olur, son sözleri dinlenirdi. Ölüm gerçekleştiğinde, Budist ritüellerle cenaze töreni yapılırdı. Ceset yakılır, külleri aile kabristanına gömülürdü. Yas süreci uzundu, özellikle ebeveyn kaybında bir yıl sürebilirdi. Bu süre boyunca siyah giyilir, eğlencelerden uzak durulurdu.
Topluluk İçinde Aile
Japon geleneksel ailesinde İe, izole bir birim değildi. Daha geniş topluluk yapılarının parçasıydı. Özellikle köylerde “mura” denilen köy toplulukları, Edo döneminde “machi” denilen mahalle birlikleri, ailelerin üstünde bir dayanışma ağı oluştururdu.
Köylerde, aileler “mura” adı verilen bir topluluk içinde yaşardı. Mura, sadece coğrafi bir alan değil, ortak karar alma ve sorumluluk birliğiydi. Pirinç ekim zamanı, tüm köy birlikte çalışırdı. Su kanallarının bakımı, yolların onarımı, festivallerin düzenlenmesi… Bunlar ortaklaşa yapılırdı. Her ailenin köye karşı sorumlulukları vardı ve bu sorumluluklarını yerine getirmemek utanç verici.
Köy meclisleri vardı ve önemli kararlar burada alınırdı. Meclise katılanlar genellikle her İe’nin başı, yani erkeklerdi. Ama bazı durumlarda yaşlı kadınlar da söz sahibi olabilirdi. Konuşmalar uzun sürer, herkes fikrini söylerdi. Karar, çoğunluğun değil, konsensüsun sonucuydu. Yani herkesin razı olması gerekiyordu. Bu süreç yavaş olabilirdi ama toplumsal barışı korurdu.
Şehirlerde ise “machi” denilen mahalle birlikleri vardı. Özellikle esnaf ve zanaatkarlar, lonjalara benzer yapılar oluşturmuştu. Aynı işi yapan aileler bir araya gelir, kurallar koyar, kaliteyi denetlerlerdi. Bu birlikler, aynı zamanda sosyal güvenlik ağıydı. Bir esnaf ailesi zor duruma düşerse, diğerleri yardım ederdi. Ama karşılığında o aile de kurallara uymak zorundaydı. Kalitesiz iş yapmak, etik dışı davranmak, tüm lonjanın itibarını zedeleyebilirdi.
Aileler arası ilişkiler, genellikle hiyerarşik ve resmi bir çerçevedeydi. Akrabalık, kan bağından çok İe bağlarıyla tanımlanırdı. Evlilikler, bireylerin seçimi değil, ailelerin anlaşmasıydı. Bir kız başka bir İe’ye gelin gittiğinde, artık o İe’nin bir üyesiydi. Kendi ailesine duyduğu bağ zayıflardı. Bu sistem, ailelerin ekonomik ve toplumsal gücünü korumayı amaçlıyordu ama bireysel mutluluğu arka plana atıyordu.
Komşuluk ilişkileri de mesafeliydi ama dayanışma temelliydi. Japon kültüründe “enryo” kavramı vardır, bu “çekinme, başkasını rahatsız etmeme” anlamına gelir. Komşuna fazla yük olmamaya özen gösterilirdi. Ama aynı zamanda “giri” yani “sosyal borç” kavramı da vardı. Birisi size bir iyilik yaptıysa, bunu mutlaka geri ödemeniz gerekiyordu. Bu karşılıklı borç sistemi, toplumsal bağları güçlendiriyordu.
Bugüne Bakış
Japon geleneksel aile modelinde bugünün dünyasından çok farklı unsurlar var. Belki de en göze çarpan fark, hiyerarşinin katılığıdır. Modern dünyada bireysellik ve eşitlik öne çıkarken, Edo dönemi Japonya’sında roller katıydı ve sorgulanmazdı. Baba mutlak otoriteydi, anne itaatkar ve fedakardı, çocuklar sessiz ve uyumluydu. Bu sistem, toplumsal düzeni sağlıyordu ama bireylerin duygularını, isteklerini bastırıyordu.
Kız çocuklarının durumu özellikle dikkat çekicidir. Bugün cinsiyet eşitliği tartışılırken, geleneksel Japon ailesinde kızlar açıkça ikinci plandaydı. Eğitim fırsatları sınırlıydı, evlilik kararları kendileri değil aileleri tarafından verilirdi, evlendikten sonra kocasının İe’sine hizmet ederlerdi. Dul kalan bir kadının yeniden evlenmesi zordu ve toplumsal baskı altındaydı.
Disiplin anlayışı ise ilginç bir noktadır. Fiziksel ceza nadir kullanılsa da, psikolojik baskı çok yüksekti. Utanç kültürü, çocukları çok erken yaşta toplumsal normlara uymaya zorluyordu. “Ailemizi mahvettin” cümlesi, fiziksel acıdan daha derin bir yara açabilirdi. Bu baskı, bir yandan düşük suç oranlarına, yüksek toplumsal uyuma yol açarken, diğer yandan yüksek intihar oranlarının, depresyon ve kaygı bozukluklarının tarihsel köklerinden biri olarak görülebilir.
Eğitim sisteminin başarısının kökleri de burada yatar. Japon çocukları, küçük yaştan itibaren tekrar, ezber, sabır ve disiplin öğreniyorlardı. “Gaman” yani dayanma kültürü, onları zorluklar karşısında pes etmemeye hazırlıyordu. Bu, modern Japonya’nın eğitim başarısını açıklayan faktörlerden biridir. Ama aynı zamanda yaratıcılığı, eleştirel düşünmeyi sınırlayan bir faktör de olabilir.
Yaşlılara saygı, geleneksel Japon ailesinin en güçlü yönlerinden biriydi. Bugün birçok toplumda yaşlılar izole edilirken, Japonya’da hâlâ çok nesilli aileler yaşıyor. Bu, tarihsel kültürün devamıdır. “Ko” yani çocukluk borcu kavramı, bugün bile güçlüdür. Anne-babasına bakmak, bir görev değil, doğal bir sorumluluktur.
Topluluk bağları bugün zayıflamış olsa da, tamamen kaybolmamıştır. Özellikle kırsal bölgelerde ve küçük kasabalarda, komşuluk, dayanışma ve ortak sorumluluk hâlâ yaşamaktadır. Modern Japonya’da “kaisha” yani şirket, bir anlamda yeni İe olmuştur. Çalışanlar şirkete bağlılık duyar, şirket onlara güvenlik sağlar. Bu, geleneksel İe sisteminin modern bir yansımasıdır.
Ancak bu sistemin bedeli ağırdır. “Karoshi” yani aşırı çalışmadan ölüm, “hikikomori” yani toplumdan tamamen çekilme, modern Japonya’nın sorunlarıdır. Bunlar, toplumsal baskı, bireyselliği bastırma ve sürekli uyum beklentisinin sonuçları olarak yorumlanabilir. Geleneksel değerler, modernlikle çatıştığında, bu tür krizler doğabilir.
Kapanış
Japon geleneksel aile modeli, dünyanın en yapılandırılmış ve disiplinli sistemlerinden biriydi. Kızılderili çocuk doğada özgürce koşarken, Japon çocuk ritüellerin içinde, toplumsal kuralları içselleştirerek büyüyordu. İkisi de fiziksel cezayı nadiren kullanıyordu ama yöntemleri bambaşkaydı. Biri doğanın sesini dinletirken, diğeri toplumun sessizliğini öğretiyordu. Biri kol kola toplulukla yürürken, diğeri dizilmiş bir düzen içinde ilerliyordu.
İe sistemi, başarılar doğurdu: eğitimli nesiller, düşük suç oranları, güçlü aile bağları. Ama bedeller de ödetti: bireyselliğin bastırılması, duygusal baskı, toplumsal krizler. Bugün Japonya, gelenekle modernlik arasında denge kurmaya çalışıyor. Eski değerleri tamamen terk etmeden, yeni dönemin ihtiyaçlarına uyum sağlamaya çalışıyor.



